
EN In this feature, we spotlight Turkish architect and designer Alper Turan, whose practice moves between architecture, graphic design, and the design of public space. Working alongside world-renowned designer Paula Scher at Pentagram in New York, Turan has become an important member of the team behind a series of ambitious environmental graphics and wayfinding projects, contributing to major cultural and public institutions including The Public Theater’s Delacorte Theater, the High Line, and the Memphis Art Museum. His work reflects the increasingly blurred boundaries between architecture and graphic design, where identity, typography, signage, and the built environment come together to shape how institutions are experienced. We spoke with Turan about his background and education as an architect in Turkey, his experience working alongside one of the world’s most established graphic designers, his role leading environmental graphics projects at Pentagram, and his more recent turn toward academia and teaching.
TR Bu söyleşide, pratiği mimarlık, grafik tasarım ve kamusal alan tasarımının kesişiminde şekillenen Türkiyeli mimar ve tasarımcı Alper Turan’a odaklanıyoruz. New York’ta Pentagram bünyesinde dünyaca ünlü tasarımcı Paula Scher ile birlikte çalışan Turan, The Public Theater’ın Delacorte Theater’ı, High Line ve Memphis Art Museum gibi önemli kültür ve kamusal kurumlar için geliştirilen iddialı çevresel grafik ve yönlendirme projelerinin arkasındaki ekibin önemli isimlerinden biri. Turan’ın çalışmaları; kimlik, tipografi, yönlendirme ve yapılı çevrenin bir araya gelerek kurumların ve mekânların nasıl deneyimlendiğini şekillendirdiği, mimarlık ile grafik tasarım arasındaki giderek belirsizleşen sınırları yansıtıyor. Turan ile Türkiye’de başlayan mimarlık geçmişi ve eğitiminden, dünyanın en köklü grafik tasarımcılarından biriyle çalışma deneyimine; Pentagram’daki çevresel grafik projelerinde üstlendiği lider rolden, son dönemde akademi ve eğitime yönelen çalışmalarına uzanan pratiği üzerine konuştuk.
ARKITEKTUEL:
EN Mr. Alper, could you start by telling us a little about your academic background and education?
TR Alper Bey merhaba, öncelikle bize akademik geçmişinizden ve eğitim hayatınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
ALPER TURAN:
EN Of course, and first of all, thank you for this interview. Arkitektuel has always been a very special platform for me, so having the opportunity to talk about architecture and design here is particularly meaningful. I was born in Istanbul in 1995. After graduating from Robert College, I enrolled in the English-language Architecture program at Istanbul Technical University. ITU played a very important role in shaping the way I think about architecture and design. Throughout my undergraduate studies, I had always hoped to pursue graduate studies in the United States. So, immediately after graduating, I applied to graduate programs and was lucky enough to be accepted to Yale University, which I consider one of the world’s best schools of architecture. I could talk about Yale for a very long time. The two years I spent there fundamentally changed the way I approach design and research, and, more broadly, the way I see the world.
TR Tabii ki, öncelikle bu röportaj için çok teşekkür ederim. Arkitektuel benim için her zaman çok özel bir platform oldu; burada mimarlık ve tasarım üzerine konuşmak benim için gerçekten çok kıymetli. 1995 İstanbul doğumluyum. Liseyi Amerikan Robert Koleji’nde tamamladıktan sonra mimarlık eğitimi için İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İngilizce Mimarlık programına girdim. İTÜ’nün benim mimarlığa bakışımın ve tasarım vizyonumun şekillenmesindeki yeri çok önemli. Lisans eğitimim boyunca Amerika’da yüksek lisans yapma hayalim vardı. Bu nedenle mezun olur olmaz yüksek lisans programlarına başvurdum ve benim için dünyanın en önemli mimarlık okullarının başında gelen Yale Üniversitesi’ne kabul edildim. Yale hakkında gerçekten çok uzun konuşabilirim. Orada geçirdiğim iki yıl; tasarıma, araştırmaya ve daha genel anlamda hayata bakış açımı önemli ölçüde değiştirdi.
ARKITEKTUEL:
EN Then let’s talk a little more specifically about Yale. We know that your time there also played an important role in your transition toward graphic design. Could you tell us a little about how that transition happened and how your architectural education shaped your approach to graphic design?
TR O zaman biraz daha Yale özelinde konuşalım. Yale’deki eğitiminizin grafik tasarım alanına yönelmenizde de önemli bir etkisi olduğunu biliyoruz. Bu geçişin nasıl gerçekleştiğinden ve mimarlık eğitiminizin grafik tasarıma yaklaşımınızı nasıl şekillendirdiğinden biraz bahsedebilir misiniz?
ALPER TURAN:
EN Yes, as I mentioned, Yale had a tremendous influence on the formation of my identity as a designer. I graduated from Yale’s M.Arch II program, a post-professional degree for students who already hold a B.Arch in architecture, many of whom are also licensed architects in their home countries. Because of this, the program offers a great deal of flexibility in terms of coursework and allows students to explore their individual interests. At the Yale School of Architecture, I took studios and design courses with important figures such as Tatiana Bilbao, Peter Eisenman, and David Gissen. At the same time, I took advantage of the flexibility of the program to study graphic design at the Yale School of Art, which I consider one of the leading art schools in the world. I had always been particularly interested in the graphic and representational side of architecture, especially drawing, but Yale was where I was first introduced to graphic design as a distinct discipline and professional field.
TR Evet, gerçekten de söylediğim gibi Yale’ın tasarımcı kimliğimi oluşturmamda çok büyük bir etkisi oldu. Ben Yale’de M.Arch II olarak adlandırılan, lisans sonrası bir programdan mezun oldum. Bu programa hâlihazırda B.Arch mimarlık diplomasına sahip, hatta çoğunlukla kendi ülkelerinde mimarlık lisanslarını da almış mimarlar kabul ediliyor. Bu nedenle programın ders olanakları ve öğrencilerin kendi ilgi alanlarını keşfetmeleri açısından sunduğu yapı oldukça esnek. Yale’de mimarlık okulunda Tatiana Bilbao, Peter Eisenman ve David Gissen gibi çok önemli isimlerden stüdyo ve tasarım dersleri aldım. Aynı zamanda programın bu esnekliğinden faydalanarak, dünyanın belki de en iyi sanat okullarından biri olan Yale School of Art’ta grafik tasarım dersleri alma fırsatım oldu. Aslında mimarlığın grafik tarafına, temsile ve çizim yapmaya her zaman büyük bir ilgim vardı; ancak grafik tasarımla ayrı bir disiplin ve profesyonel bir alan olarak gerçek anlamda tanışmam Yale’de oldu.
ARKITEKTUEL:
EN And I assume that growing interest in graphic design eventually led you to Pentagram and to working with a legendary designer like Paula Scher. Could you tell us a little about that journey and the types of projects you work on at Pentagram?
TR Grafik tasarıma olan bu ilginizin sizi zamanla Pentagram’a ve Paula Scher gibi efsanevi bir tasarımcıyla çalışmaya yönlendirdiğini tahmin ediyorum. Biraz bu süreçten ve Pentagram’da ne tür projeler üzerinde çalıştığınızdan bahsedebilir misiniz?
ALPER TURAN:
EN Yes, absolutely, bear with me because this is going to be long (laughs). After becoming more involved with graphic design at Yale, I was looking for an environment where I could work at the intersection of architecture and graphic design, and that eventually led me to Pentagram. I joined Paula Scher’s team in the New York office. I had followed Paula’s work since I was a student, and I was particularly drawn to her projects where graphic identity extends into architecture and physical space. So having the opportunity to work alongside her and contribute directly to these projects has been incredibly important to my development as a designer.
A significant part of my work at Pentagram focuses on environmental graphics, wayfinding, and spatial identity. These projects go far beyond signage in the conventional sense; they bring together architecture, typography, visual identity, materiality, and user experience, often becoming an integral part of how a building or public space is experienced. My role spans the process from the initial concept and design development through implementation, including coordinating with architects and clients, working closely with fabricators, and overseeing how the design is ultimately translated into the built environment.

Delacorte Theater ©Ennead Architects
I was lucky to have worked on projects for major cultural and public institutions including The Public Theater’s Delacorte Theater, the High Line, and the Memphis Art Museum. At this scale, I don’t see environmental graphic design as something that is simply applied to architecture afterward. In a museum, for example, graphic design can shape everything from a visitor’s first encounter with the building and their ability to navigate it to how they perceive the institution’s identity.
One of the most valuable aspects of my experience at Pentagram has been realizing that I didn’t have to leave my architectural training behind to work in graphic design. Working with Paula has allowed me to see much more closely how graphic design can operate spatially, from the marquee of a building and a wayfinding system to typography and identity at the scale of the city. I think that is one of the main reasons I now see myself not simply as an architect or a graphic designer, but as a designer working between the two disciplines. That said, having the opportunity to make significant contributions to projects of this scale and importance is ultimately what I enjoy most about my work at Pentagram. For example going to the Delacorte Theater in the middle of Central Park and seeing designs I worked on become part of the identity of such an important cultural and urban landmark was really priceless.
TR Evet, kesinlikle; biraz uzun olacak, şimdiden kusura bakmayın (gülüyor). Yale’de grafik tasarımla daha yakından ilgilenmeye başladıktan sonra, mimarlık ve grafik tasarımın kesişiminde çalışabileceğim bir ortam arıyordum ve bu arayış beni zamanla Pentagram’a götürdü. New York ofisinde Paula Scher’in ekibine katıldım. Paula’nın çalışmalarını öğrencilik yıllarımdan beri takip ediyordum ve özellikle grafik kimliğin mimariye ve fiziksel mekâna taşındığı projeleri her zaman çok etkileyici buluyordum. Dolayısıyla onunla birlikte çalışma ve bu projelere doğrudan katkıda bulunma fırsatı, bir tasarımcı olarak gelişimimde benim için son derece önemli oldu.
Pentagram’daki çalışmalarımın önemli bir bölümünü çevresel grafik tasarım, yönlendirme ve mekânsal kimlik projeleri oluşturuyor. Bunlar geleneksel anlamda yalnızca tabela tasarımının çok ötesine geçen projeler; mimarlık, tipografi, görsel kimlik, malzeme ve kullanıcı deneyimini bir araya getirerek bir yapının ya da kamusal alanın nasıl deneyimlendiğinin ayrılmaz bir parçası haline geliyorlar. Benim rolüm ise ilk konsept ve tasarım geliştirme aşamalarından uygulamaya kadar uzanan süreci kapsıyor; mimarlar ve müşterilerle koordinasyon, üreticilerle yakın çalışma ve tasarımın fiziksel çevreye nasıl aktarıldığının takibi gibi farklı aşamalarda sorumluluk alıyorum.
The Public Theater’ın Delacorte Theater’ı, High Line ve Memphis Art Museum gibi önemli kültür ve kamusal kurumların projelerinde çalışma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu ölçekteki projelerde çevresel grafik tasarımı, mimariye sonradan eklenen bağımsız bir katman olarak görmüyorum. Örneğin bir müzede grafik tasarım, ziyaretçinin yapıyla ilk karşılaşmasından mekân içerisinde yönünü bulmasına, hatta kurumun kimliğini nasıl algıladığına kadar pek çok şeyi şekillendirebiliyor.
Pentagram’daki deneyimimin benim için en değerli taraflarından biri de grafik tasarım alanında çalışırken mimarlık eğitimimi geride bırakmak zorunda olmadığımı fark etmek oldu. Paula ile çalışmak, grafik tasarımın bir yapının girişindeki marquee’den yönlendirme sistemine, tipografiden kent ölçeğindeki bir kimliğe kadar ne kadar mekânsal olabileceğini çok daha yakından görmemi sağladı. Sanırım bugün kendimi yalnızca bir mimar ya da yalnızca bir grafik tasarımcı olarak değil, bu iki disiplin arasında çalışan bir tasarımcı olarak görmemin en önemli nedenlerinden biri de bu.
Bununla birlikte, bu ölçekte ve önemdeki projelere önemli katkılar sunabilme fırsatı, Pentagram’daki çalışmalarımda en çok keyif aldığım şey. Örneğin Central Park’ın ortasındaki Delacorte Theater’a gidip, üzerinde çalıştığım tasarımların böylesine önemli bir kültürel ve kentsel simge yapının kimliğinin bir parçası haline geldiğini görmek benim için gerçekten paha biçilemez bir deneyimdi.
ARKITEKTUEL:
EN That must be an incredible feeling. Thank you so much for your answer. Seeing a Turkish designer working alongside an icon like Paula Scher is truly a source of pride for us as well. We’re excited to see what you work on next and will certainly be following your future projects. Finally, I’d like to talk a little about your academic career. In our conversation before the interview, you mentioned that you moved to New Orleans last year to take on a position as a professor. Could you tell us a little about your decision to move into academia and how this experience in New Orleans began?
TR Gerçekten inanılmaz bir his olmalı, cevabınız için çok teşekkür ederim. Paula Scher gibi bir ikonun yanında bir Türk tasarımcıyı görmek bizler için de gerçekten gurur verici. İlerideki projelerinizi de heyecanla bekliyor ve takip ediyor olacağız. Son olarak biraz da akademik kariyerinizden bahsetmek istiyorum. Röportaja başlamadan önceki sohbetimizde geçtiğimiz yıl New Orleans’a taşındığınızdan ve burada profesör olarak görev yaptığınızdan bahsetmiştiniz. Akademiye yönelme kararınızdan ve New Orleans’taki bu deneyiminizin nasıl başladığından biraz bahsedebilir misiniz?
ALPER TURAN:
EN Absolutely. Academia was something I had been interested in for a long time, partly because it offers a very different kind of creative freedom from professional practice. At Pentagram, I have the opportunity to work on major projects with incredible institutions, but naturally those projects involve clients, collaborators, budgets, schedules, and very specific objectives. Academia gives me another space where I can step outside of those constraints, develop my own questions, and pursue more individual and experimental work. That was one of the main reasons I moved to New Orleans to teach architecture at Tulane University. Teaching itself has been incredibly rewarding, but what I didn’t fully anticipate was how much being in an academic environment would also contribute to my own design thinking. Having access to students, colleagues, workshops, and a broader culture of research creates an opportunity to develop ideas that might not otherwise have a place within a commercial design practice. For me, teaching and making have become very closely connected.
Actually, we are having this conversation just after the closing of my solo exhibition, The Artificial City, which was presented at Tulane’s Richardson Memorial Hall Gallery. The exhibition grew directly out of that academic freedom. It was an opportunity for me to develop an independent body of work around questions I had been thinking about for some time—particularly artificial intelligence, architectural representation, authorship, and the way we imagine cities. The exhibition brought together a series of drawings and physical models that I developed as part of this research, you and the readers should definitely check that out!

Artificial City ©Alper Turan
TR Kesinlikle. Akademi uzun zamandır ilgimi çeken bir alandı; bunun en önemli nedenlerinden biri de profesyonel pratiğe kıyasla çok farklı bir yaratıcı özgürlük sunması. Pentagram’da çok önemli kurumlarla, büyük ölçekli projeler üzerinde çalışma fırsatım oluyor; ancak doğal olarak bu projelerde müşteriler, farklı iş birlikleri, bütçeler, takvimler ve oldukça belirli hedefler var. Akademi ise bana bu kısıtların biraz dışına çıkabileceğim, kendi sorularımı geliştirebileceğim ve daha bireysel ve deneysel işler üretebileceğim başka bir alan sunuyor. New Orleans’a taşınıp Tulane Üniversitesi’nde mimarlık dersleri vermeye başlamamın en önemli nedenlerinden biri de buydu.
Ders vermek benim için başlı başına çok keyifli ve öğretici bir süreç oldu, ancak akademik ortamın kendi tasarım düşünceme ne kadar katkıda bulunacağını başlangıçta ben de tam olarak öngörmemiştim. Öğrenciler, meslektaşlar, atölyeler ve daha geniş bir araştırma kültürüyle sürekli iç içe olmak, ticari bir tasarım pratiği içerisinde kendine yer bulamayabilecek fikirleri geliştirmek için çok farklı olanaklar yaratıyor. Benim için zamanla öğretmek ve üretmek birbirine oldukça yakın iki pratiğe dönüştü.
Aslında bu röportajı da Tulane’daki Richardson Memorial Hall Gallery’de gerçekleşen kişisel sergim The Artificial City (Yapay Sehir)’nin hemen ardından yapıyoruz. Sergi doğrudan bu akademik özgürlüğün içinden doğdu diyebilirim. Bir süredir üzerine düşündüğüm yapay zekâ, mimari temsil, yazarlık ve kentleri nasıl hayal ettiğimiz gibi konular etrafında bağımsız bir çalışma bütünü geliştirme fırsatı buldum. Sergi, bu araştırma kapsamında ürettiğim bir dizi çizim ve fiziksel modeli bir araya getiriyordu. Sizin ve okuyucuların da projeye mutlaka göz atmasını tavsiye ederim!
ARKITEKTUEL
EN Yes, we had the chance to see photographs of the exhibition on your Instagram account, and it truly looks like an incredible body of work. We also have a little announcement for our readers: a short video we produced with you about The Artificial City exhibition will soon be shared on our social media channels. Alper, thank you very much for this brief but truly enjoyable and insightful conversation. We look forward to continuing to follow your work across architecture, graphic design, and academia, as well as your future projects. We hope to speak with you again soon!
TR Evet, serginin fotoğraflarını Instagram hesabınız üzerinden görme şansımız oldu; gerçekten inanılmaz bir üretim gibi görünüyor. Buradan okuyucularımıza küçük bir müjde de verelim: The Artificial City sergisi üzerine sizinle hazırladığımız kısa bir video da çok yakında sosyal medya hesaplarımız üzerinden okuyucularımızla buluşacak. Alper Bey, bu kısa ama çok keyifli ve önemli sohbet için gerçekten çok teşekkür ederiz. Mimarlık, grafik tasarım ve akademi arasında şekillenen çalışmalarınızı ve bundan sonraki projelerinizi ilgiyle takip etmeye devam edeceğiz. Yeniden görüşmek üzere!
ALPER TURAN:
EN Thank you as well, it was a great conversation. I hope you enjoyed it as much as I did. Hope to speak again soon!
TR Ben teşekkür ederim, çok güzel bir sohbet oldu. Umarım siz de benim kadar keyif almışsınızdır. Tekrar görüşmek üzere!
NO COMMENT